Geçen yıl olması lazım, hangi konuda konuşuyorduk hatırlamıyorum ama fotoğrafçımızın yorumu ne kadar fark ettiğini bilmesem de beni derinden etkilemişti. Aynı nesneye, aynı konuya bakarken o benim bugüne kadar hiç göremediğim ve göremediğim için eksikliğini de unuttuğum şeyleri görüyordu, onda sanatçının gözü var. Sanattan anlamamak ömrüm boyu içimde bir yara oldu. Entelektüel düzeyde inceleyebiliyorum, akademik çalışmaları anlayabiliyorum fakat hissedemiyorum, göremiyorum. Yiğitcan Erdoğan'ın Zamanaltı radyo tiyatrosunu bu kadar çok sevmemin sebebi buydu, tüm eserini üstüne kurduğu mefhumdan mahrumiyetim, "Sanat gibi hissetmek"ten yoksun kalışım.
Sanatı hissettiğim zamanlar oldu fakat hiçbir zaman sanatçının gözüne sahip olamadım. Gördüklerim ,belki bir anlığına renklere bulalı olsa da, hep ben daha avcuma alamadan grileştiler. İlhamı elimde tutmak konusunda hep başarısız oldum. Sanatçının gözünden yazılmış romanların değeri belki de bu yüzden benim için çok daha büyük. Ressamların anlatıldığı romanlarda bu daha bariz oluveriyor. Manzaraya, hayata bakışlarına, bedeni inceleyişlerine dair betimlemeler insanın zihninden yıllarca çıkmıyor. Okuduktan sonra kişinin de bakışı değişiyor. Renklere, çizgilere, nesnelerin konumlarına, vücuttaki kasların birleşimlerine daha da dikkat kesiliyor. Bazen kişinin kendisine bakışını da değiştiriyor, bedenini daha farklı incelemesini sağlıyor. Bunun negatif mi pozitif mi olduğu biraz da okuyan kişinin vücut kıvrımlarına bağlı sanırım :).
Hayata bakışın farklı formlarını sanat dışında da bulmak mümkün. Doktorların ellerinde ölen "beden" sayısı arttıkça edindikleri kibri buradan okuyabiliriz. Kemal Varol'un "Babamın Bağlaması" romanındaki tasviri konuyu özetlemeye yeterli: bir cenazede "...yüzünde kimi doktorlara özgü o bildik kayıtsız ifade..." bulunan Salih. Doktorların bakışının nasıl şekillendiği ve nelere sebep olduğunu Foucault yeterince çalıştı, bunu konuşmak başka güne kalsın. Fakat yeni bir tıbbın, yeni doktorların yaratılabileceğine inanmak gerekli. Tıbbın biyopolitikadan ayrı bir göze nasıl sahip olabileceği düşünülmeli ve yaratılmalı.
Asıl konumuza dönmeden önce yolculuğumuzu biraz daha dolambaçlı patikalarda sürdürmek isterim. Şevket Süreyya'nın Suyu Arayan Adam'da komünistin hayata bakışını aktardığı "Otomat" isimli bir bölüm var. Kendisinin o dönemki bakışını son derece indirgemeci ve -yanlış olduğunu bildiği halde- banal bir şekilde anlatsa da fikrinin temelinde isabetli olduğunu söylemek gerekli. Bir şehre ilk defa Marxist gözle bakmanın, gördüklerimi zihnimin işleme şeklinin dehşet vericiliği hala dün gibi aklımda. Diyalektik insana başka kimsenin göremediklerini gören bir kahine dönüştürüveriyor. Sadece Diyalektik değil, örgüt pratiği de bir komünistin bakışını belirliyor. Örgütlülük pratiği olmayanların siyaseti de devrimleri de asla kavrayamadıkları malum. Örnekleri Fransız Devriminden ülkemize, İran'dan Sovyetlere bakışta bulunabilir, olan olayları salt kişilere veya kendi uydurdukları bir insan doğasına bağlamaları, yaşananlardan kendi işlerine gelen şekilde değişmez kanunlar türetmeleri eksikliklerinin kaynağını ortaya koyuyor. Devrimci partiyi hiç bilmeyen insanlar devrimleri nasıl anlayacaklar ki?
Aynısı görece kentli ve seküler eğitimden geçmiş bizler için de söylenebilir. Ömründe bir cemaatin, dergahın içinde bulunmamışlar olarak neyi neden ve nasıl tartıştıklarını anlayabilmemiz mümkün değil. Bunu göz ardı etmememiz gerekse de istisnalar hariç kendilerini son derece sıkıcı buluyorum. Hepsinin, bütün dinlerin gün geçtikçe Protestanlaştığı, kapitalizmin dini haline geldiği bu günlerde artık müritlerimiz de kendilerine has bakışı kaybettiler. Hepsi Protestan, hepsi aynı kapitalist gerçekçiliğin kirli gözlükleri ile dünyaya bakıyorlar. Bu paragrafın başında söylediğim, gün geçtikçe geçmişteki deneyimlere dair bir cümle niteliğini kazanıyor, bugün bile içerisinde bulunmadığımız için anlamlandıramadığımız din temelli cemaat örgütlenmesi ancak mercekle bulunabilecek kadar nadir hale gelmiş durumda.
Burayı tüm metalaşmaya rağmen hala büyüsünü koruyan Erotika ile devam ettirmek isterdim fakat hem daha fazla uzatmamak hem de konuyu daha da saptırmamak adına detayına girmeyeceğim. Erotika'nın anlattıkları kendi başına devasa bir konu. Çıplak bedenler bakmasını bilene görünmeyeni ortaya seren Tarot kartlarına dönüşüveriyorlar. Şimdilik pornografinin insan beden algısına yaptığı sorunlu etkiye dair sıkıcı ve doğru yorumu tekrar edip devam edelim, Erotika'yla yan yana durmalarından mutluluk duyduğum sanata dönelim.
Uzun süredir gericilik çağındayız. Geçen haftadan esinlenirsek kapitalist realite tüm bu bakış açılarını silmek için amansız bir mücadele veriyor. Her birini metalaştırmaya, başaramadıklarını da "mesleki deformasyon" ile yabancılaştırmaya çalışıyor. Biz buna karşı insanın emeği ile kurduğu ilişkinin belki Mikelanj etkisine benzer şekilde kişiyi değiştirmesinin devrimci özünü aramaya devam etmekteyiz. Bakış açılarını çoğulcu görüşlerin hayatın farklı renkleri diye tabir ettikleri sıkışmışlıktan çıkartıp insanın varoluşuna dair çabasının temeline oturtmak gerektiğine inanmaktayım. Devrimin varoluşçulukla geleceğine inanmıyorum ama sanatla toplumu değiştirmeye çalışan Romantiklere bir de buradan bakmak gerekliliğinin altını çiziyorum, geçen hafta daha detaylı incelemiştik. Bu hafta bitirmeden şu soruyu da sormak gerekli, dışarıdan bilinç dediğimiz bir yönüyle Komünist bakışın öğretilmesi değil midir?
Kuzey sisi ve Protestan tütsüsü tüm kokuların yerine geçmekte. Kürklü Venüs'ümüz üşüyor, onu hala hissedenler pek az. Bohemler öldü ve unutturuldu. Yenileri ise doğamamakta. Birimiz sisin merkezinde sürgünde, şairimiz tüm enerjisini zihnine yoksulluğun yaptığı taarruzlardan sağ çıkmaya ayırmak zorunda, diğerimiz kendisini bulmaktaki çabasında önüne çıkan engellerden hala kurtulabilmiş değil, berikimizin ise ne zaman cesaret edip kendini adamaya başlayacağını, onda gördüğümüz potansiyele ne zaman aynı ciddiyetle yaklaşacağını zaman gösterecek.
Kuzeyin sisi her tarafı kaplıyor. Yeni bohemler doğamamakta, fakat hiçbir şey sonsuza kadar engellenemez. Sis dağılacak, devrim yaklaşacak. Yine sokaklarda aylak aylak dolaşıp yıktıkları kahvelerimizin üstüne yenilerini inşa edeceğiz, ömrümüz boyu beklediğimiz dostlarımızla orada tanışacağız. Bohemler tekrar Montparnasse'larına kavuşacak. Unutulmuş Tanrıça toprağın altından yükselip bizlere ihtiyacımız olanı verecek, deliliği. O delilik dünyamızı renklere boyayacak, herkesin sanatı en yoğun haliyle hissedeceği kadar güzel ve canlı renklere.
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap.