bazı gerçekler kendilerini yalnızca kelimelere teslim edemez. dil onları açıklamaya çalıştıkça soyutlaşıp yetersiz kalabilir. bazı olaylar sadece görülmek, bazı yüzler ise sadece tanıklık edilmek ister. bu yüzden fotoğraf estetik bir kaygıdan ibaret olmamış, toplumsal tanıklığın bir aracına dönüşmüştür; çıplak, kaba ve keskin bir kayıt aracına.
fotoğraf yalnızca bir temsil değil, bir tür delildir aynı zamanda. tanıklık eder, suçlar, hatırlatır, karşı karşıya bırakır ve tekrar suçlar. bazı bakışların yeri satırlar değildir. yazıldıkça yumuşar, uzaklaşır ve zararsız hale gelebilir. fotoğraf ise o bakışları arada hiçbir engel olmadan kişinin karşısına koyar; yüzleştirir, rahatsız eder. ve o anda bakan kişi yalnızca bakan bir kişi değildir; tanıktır artık, muhataptır.
toplumsal belgeci fotoğrafın tarihi bu karşılaşmalarla doludur. capa’nın savaş meydanında yakaladığı bakışlar, salgado’nun göçmenlerin yüzlerindeki yorgunlukla kurduğu sert cümlesiz diyaloglor, lange’ın "göçmen anne"deki çaresizliği ve tabii türkiye’de toplumsal belgeci fotoğrafın en belirgin temsilcilerinden fikret otyam’ın kadrajındaki devletin unuttuğu yüzler, görmezden gelinen coğrafyalar ve sessiz bırakılmış topluluklar. otyam’ın kadrajı ne turistik bir merakın, ne de bir anadolu güzellemesinin peşindedir; anadolu’yu romantikleştirmez. onun objektifinde gördüğümüz; kırsalın gündelik, bir o kadar da sert gerçekliğidir: susuz köyler, çocukların boş bakışları, köylü kadınların yorgun yüzleri, yoksulluğun mekansal ve sınıfsal sürekliliği… otyam’ın etkisi salt görüntü üretmekten değil, fotoğrafı bir tanıklık biçimine dönüştürmesinden gelir. hem gazetecilik hem belgesel fotoğraf hem de yazarlık deneyimi sayesinde kırsalı "hakkında konuşulan" olmaktan çıkarıp "kendi bakışıyla görülen" bir özneye dönüştürdü. otyam’ın fotoğraflarında kadın figürü özellikle önemlidir. üretimin ve yeniden üretimin yükünü taşıyan ama tarihsel olarak görünmez kılınan kadın emeği -tarlada, çeşme başında, ev içinde, sırtlarındaki yükler ile- kadrajın merkezine alınır. bu, estetik bir tercih değildir tabii.
neden fotoğraf? çünkü fotoğraf toplumun en basit, en dolaysız ve en insani taleplerinden birini yerine getiriyor: görülmek. hiçbir şey eklemeden, dramatize etmeden, açıklamadan, kelimelerin arkasına saklanmadan, metaforların sisine karışmadan, sanatçıdan ve hatta sanattan bile etkilenmeden.
gör ve yüzleş.
Öncelikle bu kadar detaylı ve üzerine düşünülmüş bir geri dönüş yazdığın için gerçekten teşekkür ederim. Yazıyı bu kadar dikkatli okuyup eleştirilerini sunman benim için çok kıymetli.
Söylediklerinin büyük bir kısmına katılıyorum. Özellikle yazının tek bir tema etrafında kurulması, metni daha sığ bir hale getirmiş. Son cümlenin yarattığı etkiyi merkeze alıp metni onun etrafında ördüğüm doğru; bu da doğal olarak bazı katmanların geri planda kalmasına yol açtı. Burada şunu da fark ettiğimi söyleyebilirim: metindeki “gör ve yüzleş” ifadesinin bir varış noktası olması ve metnin neredeyse bütünüyle onun üzerine inşa edilmesi, yalnızca bu yazıya özgü bir eksiklik değil. Bir süredir meşgul olduğum alanların—özellikle fotoğraf ve müzik gibi— anlamın tekil anlarda yoğunlaşabilmesine çok müsait yapılarda olması, benim de üretim refleksimi bu yöne itmiş ister istemez. Yani parçalı, katman katman açılan bir düşünceden ziyade, sonunda bir tür “yoğunlaşma anına” ulaşan bir yapı kurmaya daha yatkınım -bütünü, bir “climax” ya da varış noktası etrafında kurma arzusuna.
Bu yüzden yalnızca bu yazıda değil, genel olarak üretim süreçlerimde bir konuyu zamana yayarak, farklı katmanlar üzerinden genişleterek ele almakta zorlandığımı fark ediyorum. Ancak senin de işaret ettiğin gibi, bu yaklaşım -eksiklik- belirli imkanları kapatıyor ve metnin genişleyebileceği sınırları daraltıyor. Bu sebeple yorumunu okuduktan sonra bunu aşmam gerektiğini fark ettim.
Metinler özelinde bu yavanlığın daha dolaysız bir sebebi olarak şunu eklemem gerekir; yazıları henüz kendi içlerinde yeterince olgunlaşmadan, daha taslak halindeyken yayınlama konusunda sabırsız davranıyorum. Bu da metnin potansiyel olarak açılabileceği, derinleşebileceği yerlerin erken kapanmasına ve senin işaret ettiğin eksiklerin daha görünür hale gelmesine yol açıyor. Ama yayınlama kararımdan pişman değilim, senin yorumların doğrultusunda bu “taslaklar” yeniden ele alınacak. Belki de sabırsız davranıp metinleri bu haliyle yayınlamak, metnin eksiklerini görmek ve düşünmeye zorlanmak; üzerine daha fazla kafa yorulmuş ve gerçekten olgunlaşmış bir son halin ortaya çıkmasına zemin hazırlayacak.
Yolcu yazısıyla bağlantı konusunda sana hak vermekle birlikte bir noktada seninle ayrılıyorum. Yolcu’da sokakta yürüyen heyecanlı bir ben varken -fotoğrafı çeken kişi olarak kendi üretim sürecim-, bu yazıda daha kadrajı topluma doğrultamadığı için kenara çekilmiş bir ben var. Yolcuda soru içeriden soruluyordu, bu üretim bana ne yapıyor? Bu yazıda ise soru dışarıya dönük; fotoğraf topluma, tarihe, görünmez kılınanlara ne yapıyor? Bu iki soruyu aynı anda sormak mümkün, dediğin gibi Yolcu yazısında fotoğrafı çeken kişi, niçin aynı zamanda belgeci fotoğrafçı da olamasın ki? Olabilir tabii ama kadrajını halen topluma doğrultamamış biri olarak içsel bir fotoğraf üretim sürecimi anlattığım yazıda toplumcu fotoğrafı anlatmak istemedim açıkçası. Eğer bir gün o kadrajı topluma çevirebilirsem öznesi ben olan daha ontolojik ve geniş perspektifli bir yazı ele alabileceğime -ele almaya hak kazanacağıma- ve metnin de o sığlıktan kurtulacağına inanıyorum.
Metnin içeriği üzerine dair burada çok fazla konuşmamayı bilinçli olarak tercih ettim. Bunun sebebi, metni tartışmak için sığ bulmam bir yana; daha çok bu yazı vesilesiyle asıl dikkatimin metnin ne söylediğinden ziyade, benim metne nasıl yaklaştığım, nasıl kurduğum ve nerelerde eksik kaldığım üzerine kaymış olması -senin de bunu amaçladığını tahmin ediyorum. Senin yorumun bu anlamda bana yazıdan bağımsız genel üretim reflekslerim, ele alma biçimim ve sabırsızlıklarım üzerine de uzun uzun düşünme imkanı verdi.
Senin değerli yorumların bu açıdan benim için bir eşik oldu diyebilirim, bundan sonraki çeşitli üretimlerimde de aynı açıklıkla geri dönüşlerini bekliyor olacağım.
Tekrardan kıymetli eleştirilerin için teşekkür ederim.
Yazının son cümlesinin vuruculuğu ilk defa okunduğunda gerçekten insanı sarsıyor. Yazıyı da o cümle üzerine inşa ettiğini düşünüyorum, birebir cümle olarak olmasa da o vurucu his üzerine. Bu doğal olarak detayların daha az olduğu, fikir inşasının edebiyattan ikinci planda bulunduğu bir tercih yaratıyor, ne kadar hissi tam verse de yazıyı eksik bırakan yer bence tam olarak burası.
Yazı kendi anlatmak istediği derdi ustalıkla anlatıyor, fakat sorun şu ki tek bir tema üzerinden, kendisini tek bir kavramdan yola çıkarak kuruyor. Yazıyı okurken elim hızlı bir google aramasına gitti. Öyle olmadığın bilsem de yazı sanki "Toplumsal Belgeci Fotoğraf ve Fikret Otyam Örneği" kitabının bir özeti gibi hissettirmişti. Sonuna geldiğimde durumun böyle olmadığına emin oldum. Fakat mesele benim hissettiklerim değil, hislerimin yersiz olmaması.
Yazın tek bir konuya odaklandığı için, ve kuvvetle muhtemel ki o konuda geniş bir literatür olduğu için, kendi yorumunu nerede eklediğini anlamakta zorluk çekiyorum. Daha doğrusu şöyle söylemek gerek sanırım, hepimiz öğrendiğimiz çeşitli kaynaklardan gelen entelektüel konseptleri olduğu gibi alıyoruz. Malum onları ciddi bir eleştiriye tabi tutabilecek birikimde henüz değiliz. Bu yüzden özgünlük, birbiriyle henüz ilişki kurulmamış perspektiflerin birleştirilmesinden doğuyor bu yaşlarda. Veyahut doğrudan hislerimiz üzerinden gidiyoruz.
Misal "Yolcu" yazın arkasında bir literatür barındırmasındansa kendin üzerine düşündüğün ve hissettiklerinin karışımı olduğunu gösteriyor. Bu yüzden de okuması son derece keyifli ve özgün. Fakat bu yazın tek bir konsept üzerine kurulması, başta dediğim gibi en sonundaki kreşendoyu etkileyici yapsa da entelektüel olarak aynı dolulukta hissettirmiyor. Aslında bu iki yazının ayrı yazılar olması bile söylemeye çalıştığım şeyin kanıtı gibi. "Yolcu" yazın bireyin fotoğraf üzerinden kendisini gerçekleştirmesi, kaotik hayatın özgün bir açıdan "ayıklanması" ve bu kaos içindeki yol arayışını başarıyla anlatırken özenin kendisi dışına neredeyse hiç çıkmıyor. Bu yazında ise özne neredeyse hiç yok. "Yolcu" yazısında fotoğrafı çeken kişi, niçin aynı zamanda belgeci fotoğrafçı da olamasın ki? Üstelik bu özenin hayatta kendisine yer bulmasını toplumla ilişkisine bağlar ve yepyeni tartışmalar yaratabilirdi.
Bu yazında nesne üzerine de konuşmaların, ya doğrudan beyanlardan ya da literatürden oluşuyor. Bir nesne olarak fotoğrafın kendisini neredeyse hiç konuşmamışsın. Bahsettiğin yazarların fotoğraflarını sadece tanımlamış -ontik- fakat ne anlama geldiklerine -ontolojik- neredeyse hiç değinmemişsin. Yazın "gör ve yüzleş" diye bitiyor. Yazın fotoğrafı gören kişi ile alakalı. Fakat sen neler gördüğünü -kendini-, neler çektiğini -"Yolcu" yazısında yaptığın gibi özneyi- ve çekilenin ne olduğunu -tasvirin ötesinde bir fotoğrafın ontolojisini- yapmamışsın.
Burada "ne yazılması" gerektiğini söylemek kimsenin haddine olamaz, "nasıl yazılması" gerektiği konusunda anlatım dilini ve anlattığın mefhum için gerekli biçimleri bulmadaki başarını tekrar tekrar takdir ediyorum. Eleştirdiğim tek yer yazılarının tek tek konulara yine tekil perspektiflerden yaklaşması.
Burada bitirmeden önce haddim olmayarak kendi yazımdan örnek vereceğim. "Acı ve Özlem" yazısında sadece bu iki kavrama ne kadar farklı literatürlerden yaklaştığımı, yazının aslında bir nevi "soğan" gibi yavaş yavaş genişlediğini görebildiğini tahmin ediyorum. Tabiki hem yaşımdan hem de yayınlanmak için yazılmamış olduğundan -hem de sizin kadar yetenekli olmadığımdan- dili ve kendisini anlatışı senin yazının yanında yerlerde sürünüyor. Anlatmak istediğim yazımı özgün yapanın hislerimi daha önce söylenmiş ama asla bir araya getirilmemiş kavramlardan alıyor oluşu.
Sadece şimdiye kadar yayınladığın bu iki yazıyı birbirine bağlasan bile entelektüel açıdan doyurucu bir yazı ortaya çıkacaktır, bunu kurmanın zor olacağı ise kuşkusuz. Psikoloji, şiir, fotoğraf, fotoğrafçı ve fotoğrafa maruz kalan gibi hakim olduğun farklı farklı kökenleri birbirine bağlarsan ortaya çıkacak işin çok daha iyi olacağı kanaatindeyim. Bu belki başta söylediğim gibi yazının vuruculuğunu azaltabilir fakat kesinlikle -sadece senden çıkabilecek- son derece özgün bir iş ortaya çıkacağına eminim. Maalesef ilk yazında senin hislerini, sadece sana ait fikirleri okumak beni çok eğlendirmiş ve etkilemişken, bu yazının -tekrar ediyorum dilindeki akıcılık ve vuruculuk hariç- basit bir ansiklopedi sayfası gibi hissettirdiğini itiraf etmeliyim. Belgeci fotoğrafın ne olduğunu okuyor gibi hissediyorum, senin belgeci fotoğraftan ne anladığını değil.
Tekrar emeklerine sağlık, eleştirilerim bunlar. Doğru veya yanlış bulduğun yerleri okumak çok isterim.